home.gif (1182 bytes)
 
 


Fezâl Esmen

Arnavutköy

Kurtarılmış Bölge

Arnavutköy’deki Atadan yalısına gelirmiş ATAMIZ, Boğazı çok severmiş, özellikle de bu köyü... ve bu köyün halkıyla.... çileklerinden de ünlü balıkçılarıyla dostlukları anılarda taptaze ve hep böyle kalacak.

Arnavutköylüler yıllardır tarihi iskele meydanında Atamızın bir simgesini, sembolünü görmek istiyordu. “29 Ekimlerde, okullar Cumhuriyet yürüyüşü yaptıklarında, bu alanda ‘O’na saygı duruşu sonrası okullarına dönseler bu Cumhuriyet’in öğrencileri” diyorlardı. Bu istek daha önceki Beşiktaş Belediyesi yetkililerine kerrelerce iletildi, sonuç alınamadı.

Başta büst düşünülmüştü, sonra heykel olsa dendi, balıkçıların geçmişe ait bir anısı duyulup köyde yayıldığında heykel düşüncesi bir ANIT’a dönüştü.

O anı şöyle :
Atamız, Kuruçeşme ile Arnavutköy sınırında kızkardeşi Makbule Atadan’ın yalısına geldiğinde Arnavutköy’e bakan balkonda kahvesini yudumlarken onu gören balıkçılar tuttukları taze balıklarıyla yalıya doğru kürek yarışına girerlerdi. “O” da sahile iner onlarla uzun uzun sohbet ederdi. Anısına dikilecek ANIT’ın bu konuyu işlemesi bu köy sakinlerinin ortak duygu ve düşünceleri ile oluşmuştu.

Köy halkı; “büst veya heykel veya ANIT için en uygun YER, yalıdaki terasın tam karşısında; Boğazda sağdan soldan KARA’dan SU’dan geçenlerce en iyi görünen iskele meydanındaki Atadan Yalısına bakan köşedir” diyordu.

Meydanın yeniden düzenlenmesi düşünüldüğünde; bu alanda, bu köşeye Atamızla ilgili bir sembol beklenirken, iki büyük LEHVA yerleştirildi. Bu karardan semtteki ne dernek ne de semt girişimi üyelerinin hiç haberi olmamıştı. Levhanın birinde, vefat eden muhtarın adı bu alana verildi, yazılıydı.

Oysa muhtarın adı muhtarlığın bulunduğu alanda bir duvara bir plaket ile çakılmış, haberi de basında yer almıştı (11.10.2000  Sabah İstanbul) sanırız ölen muhtarın böyle kullanılışı onun da kemiklerini acı acı sızlatıyordur.

Tepkiler güçlü oldu. Meydanın yeniden düzenlenmesinden sorumlu müteahhite telefonlar yağdı... yanıt “istemediler ki” Proje Yıldız Üniversitesi’nde yapılmıştı, onlara soruldu, aynı yanıt alındı, “İstemediler” Belediye yetkilileri de aynı yanıtı veriyordu. “İsteselerdi bizde büst de kaide de vardı, getirirdik.” Bir dernek üyesi “Relief yapılacak” diyordu. O da doğru  çıkmadı. Böyle bir relief için uygun yer de yoktu zaten.

Daha sonra semt halkı Belediyenin değişen yeni yetkililerine, imza kampanyası sonrası dilekçelerle başvurma kararı aldı. İmzalarla tarihi iskele meydanının, tarihi isminin de korunarak, en uygun olan köşeye Atamız’la ilgili bir sembol yerleştirilmesi dileği bildirildi.
Vefat eden muhtarın adı, yine satış meydanına bir plaket ile çakılabilirdi. O plaket bile tepki çekmişti. Daha önceki iki muhtarın da çok hizmetleri vardı. Onların da adları, isim almamış sokaklara verilebilirdi.

“Atatürk’ü bu köyde bir iki kişi dışında kimse istemez” diyenler yanıldı. Semt halkı “Bu köy %90 Atamızı ister” diyordu. Halk haklı çıktı. Bugünkü Belediye yetkililerine sunulan dosya Belediyede de çok beğenildi. Belediye Meclis Başkanı, meclis üyeleri, hep aynı düşüncedeydiler. Dilekçeler Başkana ulaştı ve ANIT için dilekçelere yazılı yanıt geldi. Yanıtta “Arnavutköy çevre düzenlemesi ve rehabilitasyon proje çalışmalarımız devam ettiğinden dilekçenizde bahsedilen Atatürk ANIT’ının nereye konacağı .... genel proje kapsamında yer alacaktır” deniliyordu.
           
Atamızı meydandaki en uygun alanda görmek istemeyenlerin eskisi gibi Relief’den söz eder oldukları duyumlarımız arasında. Aynı zihniyetin sahipleri Dernek binasının açılışında da benzer tutum içinde oldular. Açılış günü öncesi, Atamızın büyük çerçeveli anlamlı bir resmi, Dernek evinin girişine asılacaktı. Onun yerine; o binada bir süre yaşamış, yıllar önce vefat etmiş kişilerin eş dostlarıyla çekilmiş resimleri büyütülerek, fotobloklaştırılarak asılmıştı. Tepki doğacaktı, bu nedenle Derneğin açılış töreninden iki saat öncesi Atamızın manevi kızı Nebile’nin düğününde, onunla dans ederken çekilmiş ve tüm dünyada ünlü bir İngiliz dergisine kapak olmuş resmi, alelacele bulunarak girişe yerleştirildi.

Dernek açılışı öncesi toplantılarda, yine aynı zihniyetin sahipleri “Biz  bu dernek evini, bu evde ölenlerin anısını yaşatmak için restore ettik” gibi son derece abes, gerçekle ilgisi olmayan zorlama hikayelerle davetiye bastırmak istemiş, güçlü tepki üzerine bu önerileri reddedilmiş ve yıllar önce bu binada bir süre yaşamışlarla ilgili dernekte yazı, resim olmayacak kararı alınmıştı. Buna karşın kör bir inatla Atamız yerine o “MAHUT RESİM” asıldığı gibi, 23 Kasım 2004 günkü açılış sonrası 12.12.2004’deki Derneğin genel kurul toplantısında bu inatçıların benzer tutumları dikkat çekmişti. Aynı resim bu kez daha da büyütülmüş ve genel kurulun yapıldığı ilköğretim okulu giriş salonundaki “Atatürk Büstü” levhalarla kapatılarak, bu levhaların önyüzünde Dernek çalışmalarını yansıtıcı resimler yanında hepsinden çok daha büyük boyda, yine aynı resim dernek binasının resimlerinin yanında yer almıştı. Tepki bu kez daha büyük  oldu, resim indirildi, lehvalar kenara çekilerek ATA’nın büstünün önü açıldı.

İçerde genel kurul görüşmeleri sırasında, etnik kışkırtıcılık izlenimi verici başka bir dilde, bu küçücük köyde gazete çıkarma girişiminin bir dergide yayınlanmasının duyulması ile tepkiler bir PATLAMAYA dönüşmüştü.

Dernek binasının yaratılışı pek çok güçlüklerle boğuşularak bugün bu köyde yaşayanlarca  başarılmıştı. Onlardan hiç söz etmek istemeyenlerin yıllar önce, bir süre orada yaşamış, çok önce öte dünyaya geçmiş Rum yurttaşlarımızın resimlerini inatla dikte edici bir tutumla Atamızın resminin yerine  onlarınkinin asılması, birde Rumca gazete çıkarmaya kalkışmak gibi, abes girişimlerle yaratılan gerginlik bağışlanır gibi değildi.

Aynı tutum ve davranış Atamız için tarihi iskele meydanındaki benzer tutum ve davranışla birleştiğinde dikkat çekmemesi olanaksızdı.

İskele meydanında ve Dernek binasında da Atamızın simgesi, sembolleri yerine ona eş değil, üst koşucu bir tutumla, yine kör bir inatla  resim ve levhalar ve küçücük köyde Rumca gazete girişimlerinde bulunarak, Atamızın birleştirici, bütünleştirici, yüce düşüncelerinin simgelerine en çok gerek duyulduğu, ülkemizin içinde bulunduğu şu kahredici koşullarda; bize “Atatürk’ten vazgeçin” diyen şu şaşkın dünyalılara destek verici bir tutum içinde olanlar Panhelenizmin pençesindeki bir zihniyetin oyununa mı gelmektedirler.

“Arnavutköy kurtarılmış bölge...” Atatürk giremez, mi demek istenmektedir...

Beşiktaş Belediye yetkililerinden; iskele meydanında Atamıza yer için dileğimiz... Boğazda sağdan soldan, karadan sudan geçenlerce en iyi görünen “O” köşe; imzalar bu yer için toplandı ve Relief diyenlere hayır diyoruz. Atamız sanki suçlu da; gizli saklı görünmeyen bir duvara mahkum olacak... ve “O”nun için düşünülen YER’de kocaman levhalar saltanat sürecek...

İstanbul’da üç Arnavutköy varmış. Boğazdaki bizim köyün adı değişse diye düşünülüyor... Panhelenizmin pençesindeki zihniyetlerin oyunlarına gelenlerin gözleri “Mega Rema” olsun diye parlayabilir. BİZ “isim değişikliği olduğunda bu köyün adı Atadanköy veya bir basın mensubumuzun “Arnavutköyü”dür doğrusu Arnavutköy değil dediği düşüncesine uyarak ATADANKÖYÜ olmalıdır” diyoruz.

Semt’te sözlü-tarih çalışmaları yapanlar dolaşmakta, ama hiçbiri Atamızın bu köyde semt halkıyla, hele balıkçıları ile sıcacık ilişkilerini yansıtıcı anılarını gün yüzüne çıkarmamakta, buna tenezzül etmemekte. Asıl olan bu önemli anılar hiçe sayılmakta, örtbas edilmekte.

İmza kampanyasında rastladığımız, bize yansıyanlardan birkaç örnek:
Köydeki balıkçıların Reis’idir diye anılan Hüseyin Reis bizi Akıntı Burnu’na götürdü. “Set üstünde eskiden üstü bakır kaplı ve hilâlle taçlandırılmış, beş-altı ahşap baraka vardı” diyordu. Bir gün Atamız denizden motoru ile gelir, barakaların ilkinde oturup, çay-kahve ile demlenerek Boğaz’ı seyreder. İşletici o günden sonra bu barakaya kimseyi sokmaz. “O” yine gelirse burada rahat rahat otursun diye.

Gerisini balıkçı ve olta satıcısı Ohannes Camcıyan (takma adı Onnik Usta)’dan dinleyelim:

Bir Cumhuriyet Bayramı Atamız yine o barakaya gelir, yalnız yalnız otururken birden parlar… “Ben burada neden yalnızım?” yanıt “Efendim rahat edersiniz diye kimseyi almıyoruz”… “NE” der Atamız… “Bayram halksız olur mu, halkımı isterim, davul-zurna da gelsin, onlarsız bayram olur mu?”

Daha sonraları, “O” öte dünyaya geçtiğinde, o ahşap barakalar da artık yok olmuştur. Yine balıkçı Onnik Usta anlatıyor ve kız kardeşi Vartuhi (Vartuhi: gül demekmiş) de konuşuyor. “Biz Atamıza Allah rahmet eylesin diyemeyiz, O ölmedi ki, yaşıyor” Balıkçı Onnik Usta “ANITKABİR’in resmi ortada, çevresini süslediği Atatürk portreleriyle bir tablo oluşturmuş, evinde saklıyor… “Bizim babamız on yıl savaşmış, Balkan Harbi, Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı, çok yıpranmış erken öldü, ama bizim bir babamız vardı. Atamız babamızdı.

“O”nu ilk kez Beyazıt’ta görmüş Onnik Usta. “Kumkapı’da otururduk, yukarı çıktık, caddede onu selamladık, o günlerde çocuktuk. Sonra Arnavutköy’de balıkçılık, olta satıcılığı yaparken balıkçı dostlarıyla “Baba” “Baba” diye “O”nu hep beraber, hep anarak yaşadık.”… Balıkçıların dostlukları “ATA”nın sevgisiyle bir başka gelişmiş. Hüseyin Reis’in anlattığı Akıntı Burnu’nda artık varolmayan Atamızın gelip Boğaz’ı seyrettiği o ahşap barakanın bulunduğu yerde, tuttukları taze balıkların yanında onun ruhu için Boğaz’ı seyrederek nasıl içerlerdi… tatlı, tatlı anlatıyor Onnik Usta. “Hüseyin Reis’i, o muzip antikacıyı, Atatürk Osman’ı, birlikte çektirdikleri resimlerini göstererek anıyordu. Neden mi Atatürk Osman… leblebiyi “O”nun gibi havaya atıp, ağzı ile tutup katıkedermiş içkisine de ondan. “Atatürk Osman” diyordu ki “Ben ölünce yetmiş milyon ağlayacak”…

Arnavutköy’de cami altı antikacısı Nusret Akşar, artık bu yerde oğlunu, kızını çalıştırıyor. Oğlu Ali’den dinledik. Babası koyu bir Atatürk tutkunuymuş çocukluğundan bu yana. İlk gençlik yıllarında Salacak Plajı’nda küçük bir büfe işletirken, motoru ile Boğaz’da dolaşan Atatürk’ü plaj açıklarında görür görmez koşar, pikaba İstiklâl Marşı’nı yerleştirirmiş. Atamız marşı duyunca ayağa kalkarmış…. bir, iki, üç… bir gün “ne oluyor, bu ne” diye şüphelenir, bir balıkçı sandalına atlayıp sesin geldiği sahile çıkar… ve muzip yakalanır, yakalanır da arzusu da yerine gelmiştir. Sohbet edilir, kahve-çay ikram edilir ve bir gün postadan gelen zarftan bir teşekkür mektubu ve beş lira çıkar. Yıllarca bu mektup ve o beş lira büfenin camında asılı durur, ama yine bir gün birileri onu çalar, şimdi nerededir bilinmiyor…

Köyün kalaycısı Tahsin Turgut ustanın babası Çanakkale’de savaşmış, sonra İstanbul’a gelmiş, Arnavutköy’de yerleşmiş. Bir amcası Sarıkamış’ta şehit olmuş. Tahsin ustanın amcası ve yorgancı Cabbar Turgut ustanın babası Suriye’de savaşmış, Kurtuluş Savaşı sonrası iki kardeş 1922’lerde Arnavutköy’de hallaç dükkanı açarlar, o yıllarda Atadan Yalısının pamuklarını onlar atarlar, yorganlarını, yataklarını onlar dikerlermiş… O günlerin coşkulu Cumhuriyet Bayramlarını kalaycı Tahsin usta ve yorgancı Cabbar usta, babalarından dinlemişler.

Babası da yıllarca köyün kahvecisi olmuş Asadur Zovikyan anlatıyor… “Cumhuriyet bayramları bu köyde büyük coşku ile kutlanırdı. Zafer takları kurulur, köy ışıl ışıl aydınlanırdı. Kömür işçileri, o günlerde kömürleri sepet sepet sırtlarında taşıyan hamallar Kuruçeşme’den; meşalelere dönüştürdükleri konserve ve gaz tenekeleriyle Arnavutköy’e yürürlerdi; karakol önünde hep birlikte halay çekilirdi.” Anılarında hep Atatürklü günlerin özlemi var. “O günlerde bu köyde de, büyükler için de okul açıldı, annem 3 ayda okuma yazma öğrendi.” Bir gün Atatürk’ün Akıntı Burnu’ndaki balıkçı lokantasına geldiğini duyduk, bütün köy çocukları koşa koşa onu görmeye gittik, ama korumalar bizi uzakta tuttu, göremedik, çok üzüldük.

Bir anı da şöyle:
Arnavutköy’ün balıkçıları zaman zaman Dolmabahçe Sarayı önünde avlanırlarmış… ve yine bir gün bu Balıkçı Reis’leri Saray’dan kız değil, bir Cumhur Reisi kaçırırlar. Doktorunu, korumalarını atlatan Atamız balıkçıların sandalları ile Üsküdar’a kaçar ve bir sahil kır kahvesinde demlenerek onlarla uzun uzun sohbet eder.

Bir öykü de arkeolog Prof. Dr. Sn. Halet Çambel’den dinledik.

Sn. Halet Çambel’in babası Hasan Cemil Çambel, Atamızın çok yakın dostudur. Onun kırmızı yalısı Atadan Yalısı’na çok yakındır. Atamız motoru ile geziye çıkıp, Arnavutköy’e indiğinde nereye gittiğini keşfedip köyün diğer çocukları ile birlikte, çocuk Halet Çambel de onu yakından görmek için koşuştururlarmış. Eskiden Akıntı Burnu’nda Todori’nin ve Udi Margo’nun balıkçı lokantaları varmış, Atamız sık sık bu lokantalara balık yemeye, müzik dinlemeye gidermiş. Bir gün Todori’nin lokantasına geldiğinde birdenbire şaşırır. Lokantanın geniş pencerelerinin camlarında bir sürü parmaklar, parmaklar, eller, eller “Bu ne” der… “Ne istiyorlar?”.. Todori yanıtlar; “Ne olacak, balıkçılar, o pis, kirli elleriyle camlarımı kirletiyorlar, daha yeni temizledim, SENİ görmek istiyorlar…” “Ya öyle mi” der Atamız… “Çağır hepsini içeri” ve biraz sonra kirli elli, pis parmaklı balıkçılara Atamızın verdiği ziyafette servis yapmaktadır lokantacı Todori… Herhalde bir Cumhuriyet bayramı akıntıdaki o ahşap baraka’da yalnızlığa mahkum edildiğinde İSYAN ile Atamız korumalarını sık sık atlatıyor olmalı ki, Asadur’un öyküsündeki gibi çocuklar ona ulaşamazken, balıkçılar Todori’nin lokantasının camlarını parmak parmak resimleyip, dikkat çekmeyi başaracak kadar onun pencerelerine ulaşabilmişler.

Sn. Halet Çambel’e imza kampanyası sırasında, Atamız için pek çok imza toplayan Kemal ve Arif ustaların kuaför salonunda tesadüfen rastladığımızda bu öyküyü bize aktarmıştı. Kendisi de bizden boş imza kağıdı alarak, Atamız için kırmızı yalıda eşi gazeteci-yazar ve ödüllü mimarlık ustası Sayın Nail Çakırhan ve diğer ev halkından imza toplamıştı. Kendisine topladığı imzalar ve bize naklettiği bu öykü için teşekkür borçluyuz.  Bu anıyı çok severek, çok anlamlı bularak burada kamu ile paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

Evet, bu köyde daha kimbilir, Atamızla ilgili ne sıcacık, anlamlı anılar vardır. Halkı ile hep içiçe yaşamış, hep öyle davranmış Atamız bu köyde de böyle biliniyor, çok seviliyor, öyle anılıyor. İşte bu nedenlerle diyoruz ki bu köyün adı değiştirildiğinde… burası “Atadanköyü” olmalıdır.